DİYABET (ŞEKER HASTALIĞI)

Diyabet (Şeker hastalığı) nedir?

Diyabet, insülin direnci, insülin eksikliği veya her ikisinin bir arada bulunmasına bağlı olarak gelişen, kan şekerinin yüksek olduğu bir hastalıktır.

İnsülin pankreasın beta hücrelerinden salgılanan bir hormondur. Kandaki şekerin (glukoz) hücre içine girmesini sağlar. Bunun için hücrenin reseptör adı verilen bölgesine bağlanıp bir dizi olayı başlatır. Yani insülin, hücre kapısını açan anahtar gibi görevi yapar. Hücre içine giren glukoz yakıt olarak kullanılır, enerjiye dönüştürülür.

Bazı kişilerde pankreas yeterli miktarda insülin üretemez, şeker hücre içine giremez ve kan şekeri yükselir. Şeker yükselmesinin daha sık görülen diğer bir sebebi ise insülin direnci ile ilişkilidir. İnsülin direncinde, insülin dokularda yeterince etki gösteremez. Pankreas bu sorunu daha fazla üretim yaparak aşmaya çalışır, kanda insülin seviyesi yükselir ama bir süre sonra beta hücreleri yorulur ve bu abartılı salınımı gerçekleştiremez hale gelir. Yani böyle bir kişide, kanda sağlıklı bir insana yetecek kadar (hatta birçok kişide fazlasıyla) insülin olmasına rağmen şeker yükselir. Bazı kişilerde ise bahsi geçen bu iki sorun (insülin eksikliği ve insülin direnci) bir aradadır. Sonuç itibari ile diyabette kanda şeker yükselmiştir ama hücre içinde yeterli şeker yoktur.

Diyabet ne sıklıkla görülür?

Diyabet tüm dünyada oldukça sık görülen bir sağlık sorunudur ve giderek artmaktadır. Uluslararası Diyabet Federasyonu (IDF) verilerine göre 2019 yılında dünyadaki diyabetli hasta sayısı 463 milyon iken bu sayının 2045 yılında 700 milyona ulaşacağı öngörülmektedir. Ülkemizde ise 1997-1998 yıllarında diyabet sıklığı %7.2 iken 2010 yılında yaklaşık iki kat artarak %13.7’ye ulaştığı görülmüştür. Hastalığın giderek yaygınlaştığı dikkate alındığında, halen ülkemizde 20 yaş üzeri her 100 kişiden en az 15’inin diyabetli olduğu tahmin edilebilir. Türkiye Avrupa’da diyabet sıklığının en yüksek olduğu ve en fazla diyabetli hastanın yaşadığı üçüncü ülkedir. Tahminlere göre, Türkiye, 2045 yılı itibari ile dünyada en yüksek diyabetli nüfus barındıran ilk 10 ülke arasına girecektir.

Diyabet neden önemlidir?

Diyabet sık görülen, kontrol altında tutulmazsa erken yaşta ciddi sağlık sorunlarına ve ölüme yol açan, yaşam kalitesini olumsuz yönde etkileyen önemli bir halk sağlığı sorunudur. Yaşam boyu izlem ve tedavi gerektirir. Bununla birlikte etkin yönetildiğinde normal yaşam kalitesi ve yaşam süresi sağlanabilir. Bu nedenle hastalığın önlenmesi için çaba harcanması, erken tanı konması ve uygun bir şekilde tedavi edilmesi gereklidir.

Diyabet neden artıyor?

Günümüzde modern hayat olarak görülen kentsel yaşam tarzında daha az enerji harcayarak daha fazla yiyecek tüketilmektedir. Bunun sonucu olarak, şişmanlık artmakta, erişkinlerde görülen ve ana sebebi insülin direnci olan tip 2 diyabet sıklığı, tüm dünyada hızla artmaktadır. Bu artışın diğer başlıca nedenleri nüfus artışı ve dünyada ortalama ömrün uzamasıdır. Tip 2 diyabet eskiden erişkinlerin sorunu iken, günümüzde daha erken yaşlarda, hatta çocukluk çağında görülmeye başlanmıştır.

Diyabet tipleri nelerdir? Kaç tipi vardır?

Diyabet; tip 1, tip 2, gebelikte ortaya çıkan diyabet (gestasyonel diyabet) ve diğer nedenlere bağlı diyabet olmak üzere dört gruba ayrılır. Diyabetli hastaların %80-90’ını tip 2 diyabetli hastalar, %5-10’unu tip 1 diyabetli hastalar oluşturmaktadır. Tip 1 diyabet pankreasta insülin salgılayan hücrelerin görev yapmaması sonucu gelişir.  Tip 1 diyabet gelişiminde genetik yatkınlık ve henüz net olarak ortaya konmamış birçok çevresel faktör rol oynar. Genellikle çocukluk ve gençlik çağında başlar. Seyrek olarak erişkin yaşta başladığı da görülebilir. Tip 1 diyabette insülin eksikliği olduğundan tedavi mutlaka insülinle yapılır.

Tip 2 diyabet genellikle 30-40 yaşından sonra ortaya çıkar ve yaşlanma ile sıklığı artar. Bununla birlikte, son yıllarda yaşam ve günlük aktivitelerdeki değişiklikler ve artan obezite sıklığı nedeniyle daha genç yaşlarda hatta çocuklukta da tip 2 diyabet görülmektedir. Güçlü bir genetik yatkınlık söz konusudur. Ailede vaka sayısı arttıkça, sonraki nesillerde diyabet riski artar ve hastalık daha erken yaşlarda görülmeye başlar. Yaş, obezite, hareketsiz yaşam ve ailede diyabet varlığı tip 2 diyabet gelişimi için en önemli risk faktörleridir. Tip 2 diyabetli birçok hasta sağlıklı (düzenli ve dengeli) beslenme, yeterli fizik aktivite ve ağızdan alınan ilaçlar ile diyabetin olumsuz etkilerinden korunabilir. Bazı hastalarda zamanla kan glukoz düzeyleri ilaçla kontrol edilemez ve insülin desteği gerekir.

Gebelik diyabeti (Gestasyonel diyabet), daha önceden diyabeti bulunmayan bir kadında, gebelik sırasında ortaya çıkan diyabet şeklidir. Genellikle doğumla birlikte kaybolur ama ileride gelişebilecek tip 2 diyabet için çok önemli bir risk faktörüdür. Gebelik diyabet gelişimi için en önemli risk faktörleri şunlardır;

  • Obez (Vücut Kitle İndeksi (BKİ) 30 kg/m2) veya fazla kilolu (BKİ 25-30 kg/m2) olmak
  • Yaş >25
  • Ailede birinci derece akrabalarda diyabet öyküsü (anne, baba, kardeş)
  • Önceki gebeliklerde glukoz yüksekliği
  • İri bebek doğurma öyküsü
  • Açıklanamayan gebelik kaybı öyküsü
  • Polikistik over sendromu

Gebelik diyabeti genellikle gebeliğin 24. Haftasından sonra ortaya çıkar. Diğer nedenlere bağlı diyabet olarak tanımlanan durumda genetik sebepler, eşlik eden hastalıklar, ilaçlar gibi sebepler vardır.

Diyabet belirtileri nelerdir?

Diyabetin en önemli belirtileri ağız kuruluğu, susama hissi, çok su içme, çok ve sık idrar yapma, gece idrara çıkma, halsizlik, yorgunluk, sık acıkma, çok yemek yemeye rağmen kilo kaybıdır. Ciltte kuruma ve kaşıntı, bulanık görme, deri ve idrar yolu infeksiyonları, vajinal kaşıntı, tekrarlayan mantar infeksiyonları, yaraların geç iyileşmesi, ayaklarda ,bazen de ellerde,hissizlik veya uyuşma, karıncalanma görülebilir.

Kan glukoz düzeyi yükseldiğinde böbreklerden geçen glukoz miktarı artar. Bu artış belirginleşip böbreklerin glukozu geri emme kapasitesi aşıldığında idrarda glukoz atılımı başlar. Bu, kan glukozunun belirgin derecede artıp 180-200 mg/dl’yi geçtiği düzeyde olur. Glukoz atılımı ile birlikte aşırı miktarda su da idrarla kaybedilir. Hücrelerin susuz kalması beyindeki susuzluk merkezinin uyarılmasına neden olur. Bu durumda susama hissi ve ağız kuruluğu artar. Sonuç olarak hasta normalden daha çok idrara çıkıp daha fazla su içmeye başlar. Böyle bir durumda yeterince su içip sıvı kaybı yerine konulmazsa hastanın durumu kötüleşir.

İnsülin etkisi azaldığında veya yeterli insülin bulunmadığında kandaki glukoz hücrelerin içine giremez. Kaslar ve organlarda enerji açığı meydana gelir. Bu durum açlığı tetikler. Yemek yedikten hemen sonra bile açlık devam eder. Hücre içinde enerji yoksunluğu hastanın kendisini yorgun ve halsiz hissetmesine neden olur. Kandaki glukoz seviyesi çok yükseldiğinde vücudun tüm dokularından, bu arada göz merceğinden de su çekilir. Bu sebeple gözün odaklanması güçleşir ve bulanık görme ortaya çıkar.

Bazı hastalar kan glukozu çok yükseldiğinde ve ciddi bulgularla hastaneye başvurabilir. “Diyabetik ketoasidoz” ve “hiperglisemik koma” olarak adlandırılan bu durumlarda acil müdahale edilmesi hayati önem taşır. Kan glukozunda yükseklik ile birlikte derin ve hızlı nefes alıp verme, cilt ve ağız kuruluğu, nefesin çürük meyve gibi kokması, bulantı ve kusma, sık idrar yapma, mide veya karın ağrısı, bilinç bulanıklığı, uykuya eğilim olabilir. Bu bulgular bilinen diyabeti olan bir hastada ilaçların alınmaması, araya giren enfeksiyon, cerrahi, stres gibi nedenlerle tetiklenebileceği gibi özellikle tip 1 diyabetli hastalarda hastalığın ilk belirtileri olabilir.

Tip 1 diyabette belirtiler çoğunlukla birkaç hafta içinde gelişerek hızla ilerler. Tip 2 diyabette ise genellikle başlangıçta belirti yoktur veya yakınmalar hafiftir. Hastalar var olan belirtileri başka nedenlere bağlayabilir. Bu sebeplerle hastalık gerçek başlangıcından yıllar sonra fark edilebilir, hatta bazen diyabete bağlı organ hasarları oluştuktan sonra bu hasarlara bağlı belirtiler sırasında tanı konulur.

Diyabet tanısı nasıl konulur?

En az 8 saat süre açlıktan sonra sabah ölçülen kan glukozuna açlık kan glukozu denir. Açlık kan glukozunun normal değeri 70-100 mg/dl’dir. Farklı günlerde bakıldığında en az iki kez 126 mg/dl veya üzerinde bulunması, diyabet tanısı koydurur. Diyabete ilişkin yakınmaları olan bir kişide herhangi bir zamanda (aç veya tok iken) ölçülen kan şekeri 200 mg/dl ve üzerinde ise diyabet tanısı konulur.

Tanıda ve diyabet takibinde kullanılan bir başka yöntem HbA1c (glikozillenmiş hemoglobin A1c) testidir. Son üç aydır kan şekerinin nasıl seyrettiği hakkında bilgi verir. HbA1c ölçümünün güvenilir bir laboratuvarda, kabul görmüş bir yöntemle yapılması gerekir. HbA1c %6.5’ten yüksekse diyabet düşünülür. Ancak, tanının teyit edilmesi için kan şekerinin de en az bir defa normalden yüksek bulunmuş olması gerekir.

Bazen bulunan sonuçlar ara değerlerdedir (Açlık kan şekeri 100-125 mg/dl, HbA1c %5.7-6.5) veya normaldir (Açlık kan şekeri

Hastalığın aşikar klinik başlangıcı nedeniyle, tip 1 diyabet tanısı için çoğu kez ağızdan yükleme testi yapılması gerekmez. Hasta başvurduğunda şikayetler çok belirgindir ve kan şekeri oldukça yüksektir.

Daha önceden bilinen diyabeti olmayan tüm gebelerde, ilk başvuruda risk değerlendirmesi yapılır ve açlık plazma glukozu ölçülür. Erken dönemde yapılan bu değerlendirmede bulgular normalse gebeliğin 24-28. haftaları arasındaki bir zamanda gebelik diyabeti araştırması yapılmalıdır. Bu araştırma 50 gr veya 75 gr şeker yükleme testi ile yapılabilir. Günümüzde gebelik diyabeti tanısı için kanıtlanmış tanı yöntemi şeker yükleme testidir ve ihmal edilmemelidir,mutlaka yaptırılmalıdır.

Diyabet kimlerde araştırılmalıdır?

Tip 1 diyabet için rutin tarama yapılmaz. Diyabet belirtisi olmasa da aşağıdaki durumlarda tip 2 diyabet araştırılmalıdır;

40 yaşından itibaren tüm bireyler 3 yılda bir tip 2 diyabet için taranmalıdır. Beden kitle indeksi ≥25 kg/m2 olup diyabet gelişimi açısından risk taşıyan bireyler daha genç yaşlardan itibaren ve daha sık (örneğin yılda bir kez) diyabet yönünden araştırılır. Bu risk faktörleri şunlardır:

  • Birinci ve ikinci derece yakınlarında diyabet bulunması
  • Diyabet sıklığı yüksek etnik gruplara mensup olmak
  • Hipertansiyon (kan basıncı ≥140/90 mmHg)
  • Kan yağlarında yükseklik
  • Kalp damar hastalığı, inme öyküsü olması
  • Polikistik over sendromu (PKOS)
  • İri bebek doğurma veya daha önce gebelik diyabeti öyküsü olması
  • Durağan yaşam tarzı veya düşük fizik aktivite
  • Şizofreni ve ciddi psikiyatrik ilaç kullanımı
  • Organ nakli
  • Uzun süreli kortizon kullanımı

Daha önce prediyabet saptanan kişilerde yılda bir kez diyabet taraması yapılmalıdır. Tip 2 diyabet taraması için açlık plazma glukozu veya diyabet riski yüksek olan kişilerde OGTT kullanılır.

Ayrıca gebelerde 24-28. haftalar arasında diyabet araştırması ihmal edilmemelidir.

Diyabet hangi sağlık sorunlarına yol açar?

Kan glukozunda uzun süreli yükseklik insan vücudunda birçok sistem ve organın olumsuz etkilenmesine yol açar. Kalp ve damar hastalıklarına, inmeye, görme bozukluklarına, sinir ve böbrek hasarlarına neden olabilir. Ayakta yara oluşması, gangren ve buna bağlı uzuv kayıpları oluşabilir.

Diyabet, özellikle gelişmekte olan ülkelerde, körlüğe neden olan ilk üç hastalık içinde yer almaktadır. Kronik böbrek yetmezliğinin de önemli bir nedenidir ve diyaliz ünitelerinde tedavi gören hastaların yarısı diyabetlidir. Kaza dışı ayak/bacak kaybının en önemli sebebi de diyabettir. Sağlıklı beslenme, hareketli yaşam tarzı ve hekim tarafından önerilen ilaçların düzenli alınması kan şekerlerinin istenilen düzeyde tutulmasını sağlar. Bu da diyabete bağlı görülebilecek organ hasarlarını önemli ölçüde azaltır.

Tedavi yöntemleri nelerdir?

Doğru beslenme (tıbbi beslenme tedavisi), fiziksel aktivitenin artırılması ve ilaçlar tedavinin temellerini oluşturur. Bütün bunların doğru uygulanabilmesi için diyabet eğitimi çok önemlidir.

İlaç tedavisi insülin olmayan ilaçlar ve insülin olmak üzere iki ana başlıkta gruplanır. İnsülin tip 1 diyabette ve şeker düşürücü ilaca ihtiyacı olan gebelerde vazgeçilmezdir ve iğne ile yapılan bir tedavidir. Tip 2 diyabette ise genellikle ağızdan alınan haplar (oral antidiyabetik) ve insülin dışı enjeksiyon tedavileri kullanılır. İnsülin dışı ilaçlar yetersiz kalırsa tedaviye insülin eklenir veya diğer ilaçlar kesilip sadece insülinle devam edilir. Bu ilaçların hangisinin, ne dozda kullanılacağı kişinin kan şekeri düzeyi, vücut ağırlığı, eşlik eden sağlık sorunları gibi birçok faktör dikkate alınarak planlanır. Deneyim, bilgi ve iyi bir takip gerektirir. Dolayısı ile hastaların ilaç kullanımına ilişkin kararlar için hekime başvurmaları, çok sayıda, karmaşık sağlık sorunları varsa tercihen endokrinoloji ve metabolizma hastalıkları uzmanı takibine alınmaları gerekir.

Diyabet önlenebilir mi?

Sağlıklı beslenme, fizik aktivite, obeziteden kaçınma gibi yaşam tarzı değişiklikleri ile tip 2 diyabet gelişme riski azaltılabilir. Yaşam tarzı değişiklikleri (düzenlemeleri) sayesinde prediyabetli bireylerde tip 2 diyabete ilerlemenin %40-58 oranında önlenebileceği gösterilmiştir.

Günümüzde tip 1 diyabetin önlenmesini sağlayabilecek etkin bir yöntem mevcut değildir.

 

KİTAPÇIKLAR VE BROŞÜRLER

Kan Şekeri Takip Defteri 
Diyabet ve Sağlıklı Beslenme Kitapçığı
Diyabet ve Kalp Damar Hastalıkları Kitapçığı
Diyabet Cinsel Yaşam ve Gebelik Kitapçığı
Diyabette Böbrek Sorunları Kitapçığı
Ayak ve Cilt Sorunları Kitapçığı
Diyabet ve Egzersiz
Şeker Düşürücü İlaçlar
Diyabet ve Göz Sorunları
Diyabet ve Diş Eti Hastalıkları
Diyabet ve Sosyal Yaşam
Diyabet İş Yaşamı ve Stres
Tip 1 Diyabet
Hipoglisemi Hiperglisemi
İnsülinler ve İnsülin Uygulama Teknikleri
Diyabet ve Hiperlipidemi

Sayfanın Başına Dön